|
|
|
|
DALDAN DALA (Bu roman en son 07 Ocak 2002 tarihinde güncellenmiştir.) Ve asker ocağında pişen aşta nasibini arayan ben, kısa dönemde de olsa askerliğini tam bir acemi er gibi yapabilmiş olmanın verdiği hazla alay içerisindeki camide Cuma Namazı’nı eda etmiş ve içtimaya kadar bir tur atmayı düşünerek, asfalt yolda dalgın dalgın ilerlemekteydim. Tuzla Piyade Okulu. 1980 yılının yarı soğuk kışı Ocak Ayı’nın tatlı serinliğine damgasını vurmuş. Yüzler kızarmış esmerliğinde, türküsünü çığırmakta soğuğun. Birden koluma birinin girdiğini fark ederek merakla yüzüne baktım. Kısa boylu, tıknaz bir teğmendi. Tanımıyordum kendisini. Samimi bir ortam kurmaya çalıştığı belliydi mimiklerinden. Ama bir muvazzaf subayın bir piyade erin koluna girmesi ister istemez kuşkulu ve sakıncalı bir manzara yaratıyordu. Böyle bir görünüm arz etmek alay içerisinde disipline aykırı sayılmaktaydı; böyle öğretilmişti bize. Martıların sesi uzaktan nağme esintisinde kulaklarımızı dinlendiriyordu. Güzelim hayvancıklar ne hikmetse denizi bırakıp askerî havaalanında bizlerle birlikte talimgâhtaki eğitimlerimize eşlik ediyorlardı. Pervaneli araçlarla uçaklara tehlikeli durum yaratan bu manzara karşısında ne yapabilirdik? Deniz dostlarını kucaklamaktan başka bir seçeneğimiz yoktu. Kanatları özgürlüğe kürek sallarken pervaneler, yorgan pamuklarının havada uçuşmalarına nispet martı tüylerini yolmaktaki seçimsizlikleriyle düşünce buudunda beni de tüyleriyle beraber uzaklara uçurmaktaydı. «Sizi dalgın görüyorum.» dedi, teğmen. «Sizin gibi inançlı bir insanın bu denli düşünceli olmasını acaba neye yorumlayabiliriz?» diyerek, konuşmakta azimli olduğuna ve düşünce plâtformunda zihnimi açmaya niyetli olduğuna dair bir imaj bırakıverdi bende. Asker ocağında ibadetin hayli müşkül olduğundan bahsettim. Koğuşta ranzaların üzerinde cambazlık yaparak namaz kılmanın hiç de hoş olmadığını; postal bağlarını çözerek soğukta ve dışarıda abdest almanın da zorluklarından gülerek bahsetmeye çalıştım. Bu yüzden çoğu insan ibadetini askıya almıştı. Tek tük devam ettirenler de benim gibi arada bir cami kapılarında gezinirken acaba potansiyel tehlike mi (!) oluşturuyorlardı? Özgürlükten bahis açıldı. Samimiyet doruktaydı ve sıkılmaya başlamıştım. Sanki kanatlarım sımsıkı bağlanmıştı. Uçabilmek için gagamı açıp istediği sesleri çıkarabilmeli miydim yoksa dengeli ötüşlerde frekansımı korumalı mıydım? Bunu zaman gösterecekti. İçki ile aramın nasıl olduğunu sordu. Arzu edersem hafta sonu mütevazi bir lokantada günü hoş sohbetle geçirebileceğimizi ve içki âleminden uzak, kendi dünyamızı yakalayabileceğimizi anlatıyordu. «Neden ben?» diye sordum kendi kendime. Bu konuşma nerede nihayet bulacaktı. Zaten o sıralarda Kartal Cumhuriyet Savcılığı’na bir iftiradan dolayı ifade vermeye gidiyordum. Ağzımı mı arıyordu? Eh, ormancı değil miydik? Tabii ki rüşvet de yiyecek, memleketin ormanlarını da, anasını da satacaktık. Yıl 1979. Yer : Akkuş Devlet Kereste ve Parke Fabrikası. Orman Endüstri Yüksek Mühendisi olarak memuriyete atandığımın ikinci yılı. Doğayla bütünleşmiş bir sanayi entegrasyonuna adapte olabilme uğraşı içerisindeyim. Yeşile özlem duymaya başladığım yılların arefesiydi. Sahil kasabası olan şirin Ünye’de geçirdiğim gençlik yıllarımın engin coşkusunu yeri geldikçe doğa ve çevre ile bütünleştirerek, okuyucularımla yemyeşil galaksilerin gizemli dünyalarında birlikte konuşturacağımızı umuyorum.
Filler ve Çimen filmi bana İdealist, genç bir mühendis olarak mesleğime dört, hattâ beş elle sarılmış ve bildiğim doğrulardan taviz vermemecesine burnumun dikine gittiğim yıllardı. Teorik bilgisini almış olduğum bu uzmanlık alanında pratikle teoriyi birleştirebilme gayretimi gözardı edemeyeceğim şekilde etrafıma hissettiriyor ve kurulu düzenin çarkları arasına bilmeden çomak sokuyordum. Fabrikanın ekabir takımı benim tecrübesizliğimden istifadeyle kendi şahsi çıkarları doğrultusunda bazı komplolara beni bulaştırmakta gayet hünerliydiler. Bunu yıllar sonra daha iyi fark edecektim, ama ok yaydan birkaç kere fırlamıştı. Nerelere isabet ettiğini beraberce gözlemlerken bir insan olarak kader çizgisinde bazen başrol, bazen figüran olarak kabullendiğimiz rolleri oynamanın verdiği acıyı ya da hazzı sizlerle yazarak paylaşacağım. Bazen düşünüp de yazmak istediklerimizin bizden çok daha önce başkaları tarafından kaleme alındığını görürüz. Hem de tarafımızdan beğeni kazanmıştır bu yazılar. Bazen de yazım tarzı ve kullanılan stiller hoşunuza gidebilir. Ben son aylarda külliyatının tamamını okuduğum Orhan Pamuk’un Benim Adım Kırmızı adlı romanından etkilendim. Bu kitabın yazılması ve alt yapısının oluşturulması için hayli ciddî kaynak esere ve zamana ihtiyaç vardı. İmrendim doğrusu. Ben de dip notlarda kaynakları belirtmek suretiyle bir nevi beğendiğim uygulamalara katılarak, kendi tarzımı espritüel anlatımla oluşturmaya çalıştım. Ödünç aldığım anekdotlarda onları aldığım
kişinin vicdanına güveniyorum. İnsan neden yazmak ister? Çevremizi kuşatan insanları birer birer bu âlemden uzaklaştırınız ve yalnızlığınızı iyice hissediniz. Saçınızı taramak, sakal traşı olmak, tırnaklarınıza oje dudaklarınıza ruj sürmek, resim yapmak, şarkı söylemek, keman çalmak, şiir yazmak, güzel bir sofra hazırlamak, dans etmek, modaya göre giyinmek, folklorik figürler yapmak ya da yargı personeli ile üniversite öğretim görevlilerinin yerlerde sürünen pelerinleri içinde kasılarak yürümeleri gibi insanlarla birlikte paylaşıldığında bir anlam ifade eden (!) davranışları sergilemeye çalışır mıydınız? «Ben çalışmazdım.» O ortamda güzellik, zenginlik, hükümranlık olguları anlamını yitirerek çok farklı yorumlanmalara neden olmaz mıydı? Bu dar perspektiften bakınca Cennet’i bile değişik tanımlamalarla ifade etme mecburiyetiyle karşı karşıya kalırız. Tüm ihtiyaçlarınızın karşılandığı, giyim, beslenme, barınma, seks ve benzeri sorunlarınızın olmadığı, menfî duygulardan arınmış bir ortamı düşünmenizi istiyorum. Başkalarına sunabileceğiniz farklı neyiniz var? Sizde olan her şey başkalarında da mevcut ya da olma ihtimali yüksek. Peki böylesi bir ortamda kişisel tatmini nasıl giderebileceksiniz? «Dünyevîlikten sıyrılarak.» her halde? Ama şu anda yeryüzündeyiz ve çevre faktörünün etkisindeyiz. Doğayla içiçe... Bozkırda
bahar çıldırmıştı. Her yılkinden bin beter. Kayalar, sular, dağ taş, yer
gök yemyeşildi. Bozkırın
baharı geç gelir. Çiçekleri de daha geç açar. Çiçeklerin sapları bir
parmak boyunda var yok, kısa, küt olur. Bozkır
çiçeklerinin renkleri alabildiğine parlaktır. Kırmızıysa,
böyle bir kırmızı hiçbir yerde görülmüş değildir ... Dağlar,
taşlar, ağaçlar, kayalar, toprak ışıyor.
Hasan'ın bedeninden mutluluk, sevinç fışkırıyordu. Hasan Ummahan'ın gözlerinin içine bakarak sordu : "Gördün mü?" "Gördüm." "Üçünü de?" "Gördüm." Ben de hayatımın romanını yazmaya başlarken üslûp olarak Oğuz Atay’dan etkilendim dersem yalan olmayacak. Dünya’ya espritüel pencereden ince bir hicivle bakabilmeyi becermiş, bulunduğu güç koşullarda davasını korkusuzca kaleme almış farklı frekansta çağdaşımız bir yazar. Tutunamayanlar’da benim de istediğim, anlatılması gerekenlerin bazılarını, şifreli ve kamufle edilmiş olarak anlatmış. Ben de onun gibi bu satırlarla bir yerlere tutunarak tırmanmaya çalışacağım. “Bu dürüst bir kitap. Okudukça da anlayacağınız
gibi, yalnızca kişisel tatmin için yazıldı. Yaratmayı Cenab-ı Hak’ka mahsus taklit edilemeyecek bir hususiyet olarak algılıyorum. Gönlüm her zaman Tanrı’ya ait özellikleri farklı kelimelerle ifade etmekten yana olmuştur. Örneğin, Esmâ-ül Hüsna’da belirtilen ve daha geniş ifadesini bulan güzel isimlerle Yaradan kendini insanoğluna tanıtmak istemiş. Böylece tanımaya çalışmışız O’nu. Ama bu tanımlayan kelimeler beynelmilel olmalıydı ve hiçbir ülke lisanının tekelinde bulunmamalıydı. Rab’bin büyüklüğünü ifade eden kelime ne BÜYÜK, ne EKBER, ne GRAND ne de başka bir kelime ile değil İlâhî, özel bir kelimeyle ifade edilebilseydi keşke ve ben de yarattım sözünü istemeden kullanarak edepsizlik etmeseydim karşınıza geçip! Örneğin Vâli kelimesi Cenab-ı Hak’kın belirli bir hususiyetini anlatmak için Arapça dilinde kullanılagelmiş ve Türkçe’ye de geçmiştir. Rab’bin 99 sıfatından biri olan bu kelimeyi örneğin; Ordu Vâlisi’ne kızan biri bir küfür tanımlamasıyla birlikte kullansa istemeden Yaradan’a da küfretmiş olur. Aynı benzetmeyi Atatürk Havalimanı’ndaki bir olumsuz uygulamaya kafası bozulan bir şahıs için de düşünebiliriz. Yani özel isimleri olur olmaz yerlerde kullanmak, sakıncalarını da beraberinde getirecektir. Özetle demek istiyorum ki Yaradan’a mahsus kelimeler Arapça’nın tekelinden kurtarılmalı ve özel bir sözlük hazırlanarak, beynelmilel hususiyet kazandırılmalıdır. Bu kelimeler böylece yaratılan varlıklara izafe edilmeyecek tarzda sadece Yaradan için kullanılacaktır ve de O’na öylesi yakışır. Kendi Arapça konuşulmasını isteseydi diğer dilleri yaratmaktan imtina ederdi. Kendi
ünlerini arttırmak için değersiz eserlerine eski yazarlardan Sizler de öyle mi düşünüyorsunuz? Düşünmek dedim de Descartes'ı anımsayıverdim. «Düşünüyorum, o halde varım. Je pense, donc je suis.» özdeyişini hepimiz duymuşuzdur. Varoluşun temelini düşünceye ve düşünmeye vardıran bu düşünürün ben de bıraktığı izler hayli derin olmuştur. Hele hele Muhyiddin-ül Arabî’nin eserlerini incelediğinizde düşünce buudunun nerelere vardığını varın sizler tahayyül edin. Bambaşka bir derya, daldıkça kayboluyor ve derinliğin uçsuz bucaksız evreninde bakış açılarının farklı yelpazelerinde rengarenk cümbüşe tanık oluyorsunuz. Çok farklı düşüncelerin var olduğunu zannediyorum ve sizlerle onları paylaşacağım ve düşünce boyutuna ilerde yeniden değineceğim. Renk cümbüşünde tanıklık sanık çağrışımı yaptı ve Akkuş’a dönmem gereğini duydum. Akkuş, Ordu ilinin Tokat vilâyetine komşu dağlık bir orman köyü. Eskiden adı Karakuş imiş. Rahmetli Menderes zamanında kereste fabrikasıyla taltif edilmiş ve zamanla ilçeye dönüşerek hatırı sayılır bir nüfusun orman içinde yerleşik topluma dönüşmesine vesile olmuştur. Neticede 40 yıl içerisinde orman şiddetle tahrip olunmuş, kaçakçılık kol gezmiş, orman arazisi tarımsal araziye (!!!) ve arsalara dönüştürülmüş, nakliye amaçlı bir kamyon ordusu peydah etmiş, özelleştirme uygulamaları akabinde işletme yıllarca âtıl bırakılmış ve ilçe yatırımsız ve sahipsiz kalmaya mahkûm edilmiştir. Yokluğun vatan sathında henüz hissedilmediği şaşaalı günlerde memuriyete başladım. Akkuş’un önemli bir handikapı vardı. Orası Doğu ve Güneydoğu’dan da beter bir mahrumiyet bölgesi olduğundan deneyimli personelin burada kalması söz konusu olamıyordu. Çocukları eğitim çağına girenler de evlâtlarına iyi bir tahsil sunmak için daha güzel imkânları olan başka bölgeleri tercih ediyorlardı. Aynı gerekçeyle memleketime yeterince hizmet verememiş olmanın ezikliğini vicdanen duyuyorum. Ben de Ordu vilâyeti Ünye ilçesi doğumluyum. Hizmeti önce kendi hemşehrilerime yapayım diye düşünmüştüm mesleğe atılırken. Ne de olsa idealisttik. İdealizm yani ülkücülük beni üniversite yıllarımın ikincisinde yakalayıverdi. Bu ülkü düşüncelerimle örtüşüyordu. Zaten derin devlet anlayışında sizler gibi düşünenlerin ileride oluşturması muhtemel gruplar, siyasal kurumlar ve dernekler sizler harekete geçmeden önce sizi hazır halde bekler ve sempatizanlarını kendi kumandalarında istedikleri yöne çekiverirler. Örneğin bir Alevî düşünce, bir Kürt boyu, bir ırkçı yaklaşım, bir ümmetçi toplum, bir Kemalist düşünce, cemaatler, şeytana tapanlar, milliyetçi cephe oluşumları için tezgâhlar hazırdır. Sizler bu tezgâhlarda pazarlanmak istemiyorsanız bunlardan uzak durmalısınız. Ben bu tezgâhların birkaç çeşidine girdim çıktım. Daldan dala güzergâhında yeri geldikçe bunlara değineceğim. Kaosu
kosmos yapan insan zekâsı, tecrübelerini ideolojilerde sergilemiş. «Yaşasın bağımsızlık mücadelemiz.» (Kahrolsun diğer mücadeleler.) «Tanrı Türk'ü korusun ve yüceltsin.» (Ya diğerlerini?) «Kurtuluş İslâm'da.» (Hayır, Ankara Cebeci'de.) Bakınız bir Meksika atasözü ne der? «Tanrı'm beni kendimden koru.» Kişiliğim gençliğin toyluk kazanında pişmeye çabalarken sol cenahtan fikir dünyasına merhaba deyiverdim. Lise son sınıftaydım. Ailem sağ görüşe mensup ve Adalet Partisi saflarındaydı. Babam da delegeydi Ünye’de. Seçimden seçime hatırlanırdı bizim evin adresi. Gelen giden adaylar mide bulandıracak riyakârlık örneği sergilerlerdi. Hayatım boyunca partizanlığa hep karşı çıkmışımdır. Parlamenter demokraside en büyük bölücülük unsuru bence Siyasî Parti oluşumlarıdır. Ama düzen ve sistem bu esas üzerine kurulu olduğu için henüz bu sistemi sarsacak yeni bir oluşum ufukta görülmemektedir. Düşünürlerin yeni dünya düzenindeki farklı ve beklentili sistemleri ortaya çıkarmaya zamanının geldiğini düşünüyorum. Eskilerin
o ya da bu eserinden toplanan parçalardan bir eser yaratmak Bu arada bizim teğmen halâ bu saf delikanlının kolunda ve Tuzla Piyade Okulu’nun asfalt yollarında memleketi kurtarma yolunda mesafe katetmekte devam ediyoruz. Sakın ola unuttum sanmayın. Az sonra!
1990’lı yıllardaydı. Yer : Bolu ORÜS Müessese Müdürlüğü. Ülküdaşım (X) fabrika içerisinde gezerken benden özel bir görüşümü ifade etmem talebinde bulunmuştu. O sıralarda MHP doğum sancılarında. BBP arzı endam etmiş ve candan arkadaşım bu oluşumda MHP saflarında ülkücü davaya hizmete devam etmem yolunda samimi dileklerini gündeme getiriyordu. O andaki itiraflarım acaba gelecekte muhtemel (ama o an için çok uzakta görünen) ülkücü iktidarda referans olarak kullanıldı mı? Orasını Cenab-ı Hak ve bir de Sayın (X) bilebilir. Vebali boynuna. Ben, milliyetçi cephedeki bölünmenin nedenini henüz kavrayamadığımı, ülkücü düşüncede yaşam tarzımı devam ettireceğimi ama bunu bölünmüşlük çatısı altında sürdüremeyeceğimi, birlikten yana olduğumu ve cephe unsurunun benim tarzıma uymadığını, bu bağlamda şu ya da bu parti sempatizanı olarak değerlendirilmememi, her iki parti mensubu insanlar arasında gerçek dostlarım bulunduğunu ve onların davaya hizmette fedakârlıktan çekinmediklerini, beni taraftar olma mecburiyetinde bırakmamasını istirham ettim. Aradan yıllar geçti ve ülkücü plâtform bir üçüncü partiyi doğurdu. Ben yine çekimserdim... Bizim yıllarca emeğimizden tasarruf ederek biriktirdiklerimizin Mercedes’lere aktarıldığını, bankalara yatırılan paraların aile arasında miras olarak bölüşüldüğünü ve 1999 yılında Bolu’da ailecek geçirdiğimiz iki depremin ardından feleğimizi şaşırmışken, bu âfetlerin bazılarının ekmeğine yağ sürdüğünü, devlet kadrolarının lâyık olanlara değil de çarkın dönmesine hizmet edecek her türlü görüşe sahip insanlara dağıtıldığını esefle görerek zamanla neden bu camiada sahipsiz bırakılarak tekmelendiğimi anlamakta zorluk çekmedim. Zaten bir Genel Müdür Yardımcısı samimiyetime güvenerek (ya da çaktırmadan bana gözdağı vererek) şu itirafta bulunmuştu : «Bize müslüman değil, partiye hizmet eden ve emirlerine bilâ kayd-ı şart itaat eden insanlar lâzım.» demişti. Doğru ya, Hâkimiyet Bilâ Kayd-ı Şart Ulusun değil, Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletin’di artık bu devirde. Zaman değişmişti! Ben de müslüman ülkücü olarak kalmakta ısrarlı davrandım o gibi düşünenlere inat. Onlar makam arabalarında, yurt dışında geze dursunlar, ben de Belediye Otobüsü’nde yurt içinde ayakta seyahate devam ettim. Kafa tokuşturmakta yeterince becerikli olmadığımı, olsa olsa yontulması zor bir kütük olabileceğimi anladım zamanla.
Bu kütükler bilindiği üzere hammadde sahasında istif olunur ve biçildikten sonra kurutulur ve standardına göre istif edilerek, satış partileri halinde pazara arz edilir. İşte ben henüz yontulamadığımdan pazara arz hususunda da sona kalmıştım. Bir Genel Müdürümün dediği gibi «Kazan dibi» olmaya mahkûmdum. Neredeyse hüküm giyecektim Akkuş’ta görev ifa ederken. Bir iftiraya mâruz kalmıştım. Hayatta insanın başına her şey gelebiliyordu. Bunun genç yaşta gerçekleşmesi benim ilerideki meslekî yaşantıma olumlu tesir yaptı ve daha temkinli davranmaya başladım. Malûm bilmeden çarkın dişlilerine çomak sokmuştum. Çomak misali ya ben kırılacaktım ya da dümen suyu yön değiştirecekti. İstiklâl
Mahkemesi, çektiğim haksızlıklar, sıkıntılar umurumda değil. Dümen suyu deyip de geçmeyiniz lütfen. O dümen suyunda binlerce Türk korsanın kanları ardında bugün Anadolu’da emniyet içerisinde yaşıyorsunuz biliyor musunuz? Allah (C.C.) razı olsun Musa Cevat Şakir Kabaağaçlı’dan. Sayesinde levent, bahriyeli ve korsanın ne anlama geldiğini öğrendik de Barbaros, Turgut ve Uluç Reis’lere bakış açım birden çok geniş açıya dönüşüverdi. Hây ve Hû Allah’ın Heyamola’ya dönüştüğünü, Allah nidalarının telâffuz evrimine uğrayarak Ole ve Oley diye çalkalandığını Akdeniz’in dalgaları arasında buruk bir tebessümle onlarla birlikte terennüm ettim. Tarih berkendesine bindim ben de onlarla. Kaptan-ı Derya’lık kapmak için oynanan çirkin oyunlarla bugünün demokratik parlamenter manzarasına bakıyorum da insanlık tarihinde ıkına sıkına değişmeyenin sadece değişim olduğunu gözlemleyebildim ancak. Gözlemleyebildiğim sadece bu kadarla da kalmadı. Heybeli Ada’daki imtihana girdiğim 1969 yılını unutmam mümkün mü sanıyorsunuz? Değil elbette. Çok küçük yaşlardan beri deniz subayı olma özlemini içimde bir yerde (ama neresinde bilemiyorum) taşıyordum. Bembeyaz üniformalar beni çiçeğin arıyı cezbetmesi gibi kendine tarifi gayri mümkün çekiveriyordu. Önce sağlık kontrolünden geçtik GATA’da. Boy ölçümü yapılıyordu. Benim önümdeki hayli kısa boyluydu ve elenmesi işten bile değildi. Bir sağlık subayı sıra bu kardeşimize gelince onu bir kenara çekti ve «Bu tamam» dedi yanındaki görevli personele ve sıra diğerlerine geldi mutat olarak. Bu da farklı bir denizci torpili olsa gerekti. Hedefe isabet etti mi bilemiyorum, ama benim gibi tam yerine rast gelip manzara koyduğunu söyleyebilenlerin de çıktığını hatırlıyorum. Heybeli Ada’da imtihandan önce babamla denize girerek serinlemeyi tercih etmiştik. Tuz oranı Karadeniz’e göre daha az olduğundan yüzmekte önce biraz zorlanmıştım. Sonra alıştım ister istemez. Giyinip Deniz Lisesi ve Harp Okulu’na yöneldik. Sahil kenarındaki bir binada imtihana girdim. Sorulan soruların maaşallahı vardı. Zor denilebilirdi. Ama ben de çalışkan bir öğrenciydim. Subay olmak istiyordum. Bu azmimi yalnız Nazmi kırabilirdi. Bakın nasıl kırdı... Sınavın tam ortasında bir sancı yakalayıverdi beni. Çok ivedi tuvalete çıkmam gerekiyordu. Yaradan burada Nazmi’yi karşıma çıkardı ve tuvalete gitmemin mümkün olmadığını, «Yasak» olduğunu söyletiverdi. Burası yasaklar ülkesi miydi ki sanki? Yasakla karşılaşmam doğrusu çok koymuştu bana, acı çekmiştim. Halâ da etkisinden kendimi kurtaramadım. Kâğıdı yarısı boş verip imtihandan çıktım ve doğru tuvalete. Öyle bir rahatlamış ve öyle bir rahatsız olmuştum ki rahatlık ve rahatsızlığın ortak kesişim noktasında taharetimi yapmakta güçlük çektim. Karşımda alafranga bir tuvalet vardı. Oturmaktan imtina edip yüzümü buruşturdum. Tiksinmiştim. Türk subayı demek makadını buraya dayamak zorundaydı. Acaba kişi başına düşen basur memeleri sayıları hakkında ulus çapında bir anket yapsam cevaplarlar mıydı? Merak ediyor insan. Alaturka mı yoksa alafranga mı daha hijyenik diye? Turgut Reis berkendesinde dalgalar arasında helâda bir sağa bir sola alaturka yaparken, Andrea Dorya kadırgasında alafranga dans ediyordu denilebilir. Her iki hipotez de henüz Alafturka seviyesindeyken, ölçümleme yapmak sıhhatli bir neticeye bizi götüremez zannediyorum.
Bu işler tabi zannetmekle olmuyor. Çünkü zan altında kalan insanın hâlet-i rûhiyesini bir düşünür müsünüz? Ey okuyucu lütfen sen de düşün! (Son dönemlerde bu tâbirlere romanlarımızda sık sık rastlanır oldu. Son dönemin de bildiğiniz gibi sonu bir türlü gelmek bilmiyor). Neyse hele şu tuvaletten bir çıkalım sağ salim de gerisini sonra yine anlatırım. Dur!!! Çıkma! Tuvalet, pardon helâ deyip geçme arkadaş. Hele bunun bir geçmişine bakıver. Gör bakalım ecdadın içine ederken geçmişinin, geleceğe neler bırakıvermiş. İyi ki Haçlı Seferleri olmuş da Frenkler ne renkler müşahade etmişler. Ark dediğimiz su yolları, lâleler, yel değirmenleri, kanalizasyon şebekesi, hamam ve daha bilmem neleri Osmanlı’dan görüp, ülkesine taşıyan ve bizim helâ taşıyla tanışan kutsanmış Paris’in sokaklarında gezerken az kalsın pencereden başıma lâzımlık içerisindeki pisliği boca edeceklerdi. Kardeşim hadi çık artık helâdan. Turşusunu mu kurdun? Az kaldı ... Bir atraksiyonla yana zor sıçrayabildim. Pislik ve dışkı kokusundan bırakın ara sokakları, caddelerde bile gezmek ne mümkün! Akşama bilmem kaçıncı François’nın resepsiyonu vardı. Valsler çalıyor ve dönüyorduk rakkaseler gibi. Nereden bileyim fosseptik çukurunun salonumuzun tam altında olduğunu. Hava almak için sarayın balkonuna çıktım. Majesteleri ya da hanımı düşüp bayılmış balkonda. Cıngıllıoğlu marka kolonyamı çıkarıp yüzüne serptim. Kendine geldi ve sağol Mistiip (Mistepe) dedi. Neden düşüp bayıldığını sordum. Dışarıdaki necaset kokusuna dayanamadığını ve içeriye kaçana kadar insan ve hayvan dışkılarının derişik aromatik konsantrasyonundan menfi etkilendiğini söyledi. Hadi be kardeşim, çık Allah’ını seversen! Çıkacağız lan, patladın mı? (Güçlü bir pat sesi gelir.) Evet, tüfeği patlatmıştım ve tam beş tane karga vurulmuştu. Ben de şaşırmıştım tabi. Fazla deneyimli değildim avcılıkta. Arkadaşım Ahmet, Zile’de Hüseyin Gazi Tepesi’nin eteklerindeki bağlarda ceviz ağacında vurduğum kargaları almak için eğilirken birden köpek havlamaları duyuldu. Azgın köpekler eşliğinde fener alayı gibi birileri koşturuyordu üzerimize. Bahçe sahipleriymiş meğer. Ne bileyim kargaların onların olduğunu. İnsan kargasına sahip çıkmalı değil mi bu zamanda? Ceviz ağaçları mesleğim itibarıyla hayli değerli bir ağaçtır. Ululuğun timsalidir. Osmanlı çatısını anımsatır inadına. Kökleri Orta Asya’ya uzanır. Gövdesi Anadolu’da iyice kabuk bağlamış ve dalları yeryüzünü sarmıştır. Yaprakları altında kimler gölgelenmez ki? Lâzlar, Çerkezler, Arnavutlar, Kürtler, Gürcüler, Araplar, Türkmenler, Azerîler, Tatarlar, Kosovalılar, Makedonlar, Ermeniler ve Rumlar. Say sayabildiğin kadar. Ama bazen rahatlık adamı sokar derler ya bu şemsiyenin altından kaçıp doluya tutulanlar da az değil hani. Bazıları Osmanlı mozayiğine ateş püskürür. Ne mozayiği kardeşim, biz bir milletiz, millet. Hem de Türk Milleti (Aşk ile sev milliyeti). Bana göre mozayik. Osmanlı da bu mozayiği kucaklayan şemsiye; İslâmiyet din hürriyeti ve lâiklik açısından birbirleri arasındaki manevî bağ; Türkçe düşünce ve ifade birliğinin simgesi ve Anadolu coğrafyası da ortak mekân. Ne oldu da şemsiyenin altı toz duman oldu? Adı Osmanlı Devleti idi, Türkiye Cumhuriyeti Devleti oldu. Bazıları Türk unsurunu şemsiye olarak görmemekte inat ettiler ve Osmanlı’ya geri tornistan edilemeyeceğine göre toprak bütünlüğüne zarar verir tutum içerisine girdiler. Ceviz bu, affeder mi? Koca koca dalları altında, muzır tohumlardan yeşeren yabanıl otları kökünden kurutuverdi tabi. Her ne kadar dışarıdan gelen bahçıvanlar Mao, Lenin, Şah, Che, Hitler ve Sam Amca yöntemleriyle yandan çarklı sulamaya devam ediyorlarsa da binaenaleyh Güneş’i göremedikleri için bütün gayretleri boşa gidiyordu. Hay şeyi düşesice. Yav daha çıkmayacak mısın? Çıktık ama hem de nasıl! Resital devam ediyor ve salon tıklım tıklım dolu. Majesteleri kalın ve kat kat elbiseleri altında altı aydır yıkanmamaktan oluşan kokularını örtbas etmek için kestane böceği gibi büklüm büklüm olmuştu. Parfümü de bu yüzden icat ettikleri söylenir.
Endülüs’ten kalma alışkanlıkla bazı gayri müslimler gizli gizli yıkanıyorlarsa da ihbar sonucu Engizisyon Mahkemesi’ne çıkarılıyorlar ve Müslüman âdetine tâbi oldular diye ya diri diri yakılıyor ya da gemide kürek mahkûmluğuna (forsalığa) hüküm giyiyorlardı. Platon
ve ben nesneleri benzer şekilde anlayıp gördüğümüzde bu artık Valsin en hareketli anında birden bir çatırtı ve gümbürtü koptu. Sarayın muhteşem tezyinatı altında döşeme göçüvermiş, yerle bir olmuştu. Elektrikler o anda otomatikman kesildiği için yerle bir olan Kuzey Batı Anadolu fay hattının feryadını o anda Anadolu’da kimse işitemedi. 17 Ağustos 1999 ve 12 Kasım 1999. Adapazarı ve Düzce Depremleri olarak anıldılar. Biz de Bolu Karacasu Beldesi’nde lojmanımızın dördüncü katında Mevlâ’nın bu âfetini korkuyla ve ibretle yaşayarak seyrü temaşa ettik. İlk depremden sonra ne kadar etkilenmişim ki aşağıdaki mısralar peşi sıra birbirini kovaladı kalemimin ucunda. Bu arada bu şiiri yazarken güçlü bir kalemi olan Fethullah Gülen Hocaefendi’nin dizelerinden de etkilendiğimi itiraf etmeliyim. DEPREM İKLİMİNDE ... Ruhları sarsan keder, felâkete mi haber? Rehavet çöken ızdırâba soluk mudur sesler? Suskunluğunda sensiz, gaflet uykusunda esefler ..! Yer yer ürperirken canhıraş sesler geceden geceye ...
Battı diyorlar ama, vuslat yine doğacak, Bir meçhûl an ki karşımıza çıkacak! Anladım Sen’den gayri her şey aldatan serâp! Karanlığı delerken çığlıklar yine perdeden perdeye ...
Herkes uykuda halâ, emel derin bir umman, Uyan ve kendine gel! Akıp gidiyor zaman, Derken gelmeden ecel! Mümkünse erken davran! Noktalansın bu hayat, ölüm gelse de pençeden pençeye ...
Lûtf u gazabı birleştiren bir hercümerç ki çok kanlı .. Tûfanla yok olan milletten daha buhranlı. Harâbolan dünyada yere göğe sığmayan delikanlı Çileyle baş başa, sonsuza uçan her serçeden serçeye ...
Ey hayâllerde halâ parıldayan manâlar; Bu kara yalnızlıkta bir yığın ızdırâb var ... Yerle göğün raksında geceyi yutan canavar!.. Bedbinlik, ümîdsizlik sarmış tenleri inceden inceye ...
Ve beklenen mutluluk ölümün verâsında ... Ruhların beklediği zirve ufkun rüyâsında. 17 Ağustos’lar gözyaşı, hüzün vurmasında. Tam vuslat deminde ışığım saçılır, hüzmeden hüzmeye ...
Sarsılıyor her an gönül kubbesi şimdi; Ruhlara uğursuzluk sindi, sanki belâ indi. Elimde ümîd kâsem kıpkızıl kanla doldu, Gör ki ateş düştüğü yeri yakar, dualar sîneden sîneye ...
Alnını yere koyup, inlesin inananlar; Gönlünde Rahman’ı duyup, ağlasın uyananlar..! Gece koyulaşsa da bugün, önünde saf duranlar Ay uykuya dalıp giderken, ezanlar cepheden cepheye
... Cenâb-ı Hak bu kerre beni ve ailemi biraz korku, biraz da mallardan eksiltme ile imtihana tâbi tutmuştu. Ard arda iki deprem ve akabinde aslî işimi değiştirmenin verdiği sarhoşluktaydım. Ey müminler, sizi biraz korku, 17 Ağustos 1999. Gece yarısını çoktan geçmişti. Eşimin «Ufuk ne oluyor?» nidasıyla uyanmıştım. Uyku mahmurluğu içerisinde zelzele olduğunu anlamış ve yataktan kalkarak hole doğru eşimle beraber duvardan duvara savrularak ilerlemiştik. Çocuklar ranzada yatıyorlardı. Onları da indirerek, ailemin alel acele karanlıkta ışıldak yardımıyla çığlıklar arasında aşağı inmelerini sağladım. Apartmanın 4. katında mâruz kaldığımız depremden kaçış mümkün değildi. Uyku sersemliğinde ne olup bittiğini anlayıncaya kadar da sarsıntılar şiddetini kaybetmişti. O zamana kadar eviniz yıkılmamışsa yeni bir yaşam için beyaz bir sayfa daha açmanıza müsaade edilmiş sayabilirdiniz. Gerçekten Yaradan çoğu insanlara göre bizlere hayırlı ömür nasip etmiş ve şiddetli belâlara mâruz bırakmamıştı. Cennet azmiyle Dünya'da bu tarz bir yaşamı sürdürebilirsek şanslı sayıyordum kendimizi. Ama yaratılış kanunlarının kapısı ne zaman zuhur edeceği belli olmayan sürprizlere açıktı. Farz edelim ki ölüm uçuşundayken Dünya'da bize bir şans daha verildi. O halde bu şansı iyi kullanmak gerekir diye düşünüyorum. Ne dersiniz? Yoksa siz ey müminler, kendinizden evvel geçenlerin
halleri hiç başınıza gelmeden Sitede oturan apartman sakinlerinin korkulu ve mahmur bakışlarının suskunluğunu, sabaha kadar çıtırdayan odun parçalarının sesi bozuyordu.
İkinci depremin olacağı gün evliliğimizin 21. yıldönümüydü. Pastahaneden almış olduğum yaş pasta dolapta ve bir buket çiçek de vazosunda buruk kalmıştı. Akşam 19:00 haberlerine 3 dakika kadar kalmıştı. Eşim Saliha haberleri dinlemek için TV’nin uzaktan kumanda düğmesine basmak üzereydi. Ben de bilgisayarın başında, çocukların odasında Age of Empires'ı oynuyordum. Muhabbet kuşumuz Alişan kafesinin içerisinde rüzgâr gülü gibi dönmeye başlamış. Ben duvar tarafından gelen şiddetli bir balyoz darbesiyle sandalyemle birlikte diğer duvara fırlatılmıştım ve her taraf sarsak elek gibi sallanmaya başlamıştı. Elektriklerin otomatik olarak sönmesinin ardından eşimle önceki depremde olduğu gibi yine koridorda buluşmayı başarmıştık. Saliha'ya dua okumasını salık verdim ve ben de «Ya Selâm» diyerek bir taraftan tavana diğer taraftan döşemeye bakıyor; acaba hangi cihetten evimiz çökecek diye son dakikalarımızı temaşa ediyordum. Canhıraş feryatlar apartmanın karanlığını çınlatıyordu. Eşim, aklına hiç bir dua gelmediğini tekrarlarken dershanede bulunan kızımız aklımıza geldi ve bir de onun telaşesi ile çaresiz kıvranıverdik. Oğlum ise Gaziantep'te üniversitede okuyordu. Deprem bitmek bilmiyordu. 7.4 şiddetinde 45 saniye sürmüştü ama, 45 yıllık yaşantım bir film şeridi gibi geçip gidivermişti sanki gözlerimin önünden. Bir de insanlara bir nimet taddırdığımız zaman, şımarıp
ferahlanırlar. Alâmetleri yeşil sevgisine ve yaratılanlara indirgeyerek internette yayınladığım Web Sitem’de Doğa Sevgisi adlı sayfada güncellemek suretiyle detaylandırmaktayım. Burada da daldan dala misali olabildiğince değinerek tekrarlayacağım. Temiz el operasyonu için suya ve sabuna da dokunacağım galiba. «Çıkıyorum patlama!» (Hele şu döşemesi çöküveren salondan bir kurtulalım.) Canhıraş sesler geceden geceye saray duvarlarını çınlatırken ağır bir dışkı kokusu sardı koca salonu. Salon ağırlığa dayanamamıştı. Bunu anladık da bu koku neyin nesiydi ve insanlar içerisinde çaresiz çırpınıyorlardı ve çoğu da boğulmuştu. Tabiii... Fosseptik andırı. Kim kazdı şu .....k çukurunu bu sarayın ortasına be adam? «Ben kazmadım haşmetmehap» diyen güp aşağı, lâğım çukuruna. Sörler, matmazeller, leydiler, markizler, kontlar, komutanlar, müzisyenler... Ben bu arada pencere kenarında majestelerin eteklerine yapıştığımdan, onun arkasından pencereden aşağıya balıklamasına mekân değiştirdik. Kurtulmuştuk nihayet. Az kalsın «.....k çukuruna düştü.» diyeceklerdi arkamdan. O çukura düşmedik ama, İtalyan Çukuru’na düşmüştüm Tuzla’dayken. Çık çıkabilirsen. «Bak kardeşim beş dakikaya kadar çıkmazsan kapılar kapanacak. Helâda kalıverirsen karışmam.» Vay anasını be. Gerçekten çıkmam gerekiyordu o çukurdan. Ama ne mümkün! Henüz yeterince eğitimli değildik. Serde erkeklik var deyu atlattılar bizi çukura ve başını alan çekip gidiverdi. Yardım edecek kimse de kalmamıştı. Aradan iki saat kadar geçti ve bir ayak sesi duydum uzaktan. Bir ümit ışığıydı bu benim açımdan. Bağırıp çağırmamak için kısa bir an düşündüm ve sesimi çıkarmamaya karar verdim. Madem beni burada şaka olsun diye bırakmışlardı, o halde elbet çözümü de arkadaşlarım getirmeliydiler. Ben yalvarmamalıydım. Ve de öyle yaptım. Tüm gücümü toplayıp duvara doğru hızla fırlayarak yukarı zıpladım. Üst kenardan tutunabilmiştim, ama ne yazık ki toprak nemli olduğu için tuttuğum parçacıklar elimde dağıldığından ben de aşağı kayıyordum. Bu sefer üzerimdeki parkayı çıkarıp yukarı fırlattım ve yükümü hafifletmiş oldum böylece. Ayak sesi iyice yaklaşmıştı ve yerden parkamı aldığını anladım. Biri bana yapılan şakayı devam ettirmekte ısrarlıydı anlaşılan. Yeni bir güçle çukurun verev köşesinden ok gibi fırlayarak yukarıdan toprağı iki elimle kavrayıverdim. Vücudumun ağırlığını yukarı doğru çekip almak üzereyken toprak yeniden dağıldı ve yere düşüverdim. Pantalonumu da çıkarıp atmam gerekiyordu. Nasıl olsa yukarıda arkadaşım vardı ve bana gereken desteği verecekti. Çıkardım ve attım. Hiç konuşmuyordum. Esrarengiz ayak sesi de konuşmamakta direniyordu. Pantalonum sessizce kenardan uzaklaştırıldı. Bu kez yukarı tırmanabilecektim her halde? Gerildim ve daha emin olarak yukarıya doğru tırmanışa geçtim. İyi yapışmıştım bu kerre. Sağ ayağımı çukurun üstüne atabildim. Ohlayarak, puflayarak kendimi yukarı çektim. Üstüm başım topraktan berbat olmuş ve biraz da üşümüştüm. Arkadan tanıdık bir kahkaha tufanı kopuverdi. Bizim I. Bölük, II Takım tam ekip olarak oradaydı ve arkadaşım Özkan elinde çamaşırlarım, en önde gülerek bana uzatıyordu onları. Asker arkadaşım Kadir İnanır Lokale döndük neşe içerisinde. O günün hatırasına bir de fotoğraf çektirivermiştik. İnsanın tüm geçmişi, bugünü ve geleceğinin fotoğraflarla daha bir anlam kazanabileceği hususunda filozofik düşüncelerim vardı. Bir gün gelir yazıya dökerim diyordum. Belki de o gün gelmişti? Bunları neden anlatıyorum? Cicero "İhtiyarlık" adlı eserinde şöyle der : «Ünümle
hayatım aynı zamanda bitecek olsa, harpte ve sulhte geceyi gündüze katıp, Ben de «Bir baltaya sahip olamadım. Bari kalıcı olayım diye Cicero gibi düşünce, deneyim ve bilgilerimi gelecek zaman dilimlerindeki yaşayanlarla paylaşabileyim diye düşündüm. İsterseniz sizlerle bir oyun oynayalım. Senaryo yabancı değil! Anlattıkça, «Aaa, bu benim hayatımı mı anlatıyor?» sanki diyeceksiniz. Adı önemsiz oyunun. Ama şakası olmayan ciddi bir oyun bu. Oynarken canınızı acıtabilir de... Oyunun Adı : Sonsuz Yaşam Ve perde... Tanrı yedi günde yedi göğü yarattı. Önce âlemi ruhlar ve cinlerle doldurdu. Sayılarını yalnızca kendinin bilebileceği bu yaratıklardan melekler çok itaatkârdılar. En büyük Melek ilâhî emri aldığında, emir hemen ilgili yerine iletilir ve göğün katlarındaki bu koşuşturmadan gökler gümbür gümbür titrer. İtaatsizlik mevzuubahis değildir. Acaba gurur ve kibir sıfatları yaratıklarında nasıl tecelli edecekti? Bunu cinlerin atası ve insanoğlunun başına kıyamete değin belâ olacak olan İblis adlı Şeytan'ı yaratarak gösterdi. Bu mahlûk eğer kötülük için belli bir emri yerine getiriyor ve vazifesini ifa ediyorsa, ona suç atfetmek yerinde olmaz. Ama öyle değil de Yaradan'ı ve gücünü gördüğü halde O'na kafa tutmak ve gururunu tatmin için insanoğluna musallat olduysa ve olacaksa, bence yaratıklar içerisinde en akılsız ve aptal sıfatı ancak ona yakıştırılabilir. Ve topraktan Âdem'i yarattı. Ateşten yaratılan İblis yıllarca bu hareketsiz duran bedenî nefretle izledi. Arada sırada yanından geçerken hasetle onu tekmeledi. Onca ilmine rağmen neden bu yaratığa kâinatta bu denli önem verildiğini bir türlü kavrayamadı... Yaratan, her yarattığında kendi sıfatlarını yaratıklarına anlatmak ister. Direkt olarak yarattıklarıyla görüşmez, onlarla muhatap olmaz. Ama kullarına şah damarından daha yakın olduğunu ifade eder. Kendini anlatırken değişik sıfatlar kullanır. Bunlar Esmâ-ül Hüsnâ diye bilinir ve kimine göre 99 kimine göre daha fazla Güzel İsimler olarak adlandırılır. Her Peygamber'ine verilen özel adlarla kendi sıfatlarına ilişkin neyi anlatmak istediğini Muhyidin-ül Arabî'nin Füsus-ül Hikem adlı eserinde bulabilirsiniz. Oyunda yer alan tüm ruhlar bilmediğimiz özel bir mekânda toplanmışlardır. Herkes birbirine ne olacağını ve ne yapacağını sorar!!! Her ruha ilâhî güçten gelen bir emirle bedenlerinin özel kapsüle girmeleri emirlenir ve her ruh aceleyle kapsüle girer ve içeriye zerkedilen bir gazla kendinden geçerek bayılırlar. Ayıldıklarında geçmişlerini ve ruh olduklarını hatırlamazlar. Bulundukları mekânı da göremezler. Artık başka bir zaman ve mekân buudundadırlar. Ruh uyandığında kendisine daha önce hiç görmediği bir beden verildiğini farkeder; ama bu bedenin bir şoföre teslim edilen bir otomobil gibi yeryüzünde kullanacağı araç olduğunu farketmesi için belki de binlerce yıl geçecektir. Ruh girdiği kapsülde kendisine oyuncak olarak sunulan bu bedeni kullanacak ve bu kullanımdan dolayı ciddi bir sorumluluk altına girecektir. Giydirilen bedeni tercih konusunda fazla bir alternatifi yoktur. Bir Ermeni, bir terörist çocuğu, yakışıklı bir beden, özürlü bir beden, sarı ya da siyahî ırk mensubu, sağlıklı ya da sağlıksız olma, kadın ya da erkek ya da hünsa olarak doğma gibi önemli hususlarda ilk aşamada ne verilmişse onunla yetinilecektir. Yani ilk adımda adalet müessesesi çalışmıyor gibi görülmektedir. Bunu ileride çözmeye çalışacağız. Bulunduğu mekânı nasıl algılayacaktır? Birlikte bulmaya çalışalım. İnsan beş duyusuyla çevresini algılamaktadır. En önemli organı görme duyusu gözünü elinden aldığımızı farzedelim. Dokunma duyusuyla çevresini algılamaya devam edecektir. Sırasıyla duyularının iptal edildiğini varsayarsak önce duydukları, sonra tattıkları, daha sonra da kokladıkları çevresinden birer birer yok olacaklardır. Buna rağmen insan yine de var olduğunu hissedecektir. Nasıl mı? Düşünerek tabii! Düşünür Descartes çok önceleri bu durumu kavrayarak «Je pense, donc je suis - Düşünüyorum, o halde varım.» diyerek, var oluşun sırrını bu deyişle özetlemiştir. Yani düşünce asıldır, özdür. O halde düşünceye gem vurulabileceğini sananlar aldanmaktadırlar. Olsa olsa düşünceler geçici bir süre açığa çıkmaktan alıkonulabilirler. Düşünmek ve düşündüğünü ifade edebilmek insanoğlunun en büyük özgürlüğü olmalıdır. Yaradan, «Ameller niyetlere göredir.» derken, kullarını sadece fiiliyata dökülen yani eyleme dönüşen menfi hareketlerden dolayı cezalandıracağını, eyleme dönüşmeyen art niyet ve düşüncelerden dolayı yargılamayacağını beyan ederek düşünce suçlarını kaynağından kurutmaya çalışmıştır. XXI. asırda insanlığın gelmiş olduğu düzeye bakacak olursak ne kadar geride kaldığımızı görebilmek o kadar zor olmayacaktır. Dolu hapishane hücreleri, bir kısım faili meçhul cinayetler düşünce adına daima gündemde kalmayı başarabilmişlerdir. Eğer oyunun kurallarını bilmiyorsanız ya da kabullenme eğiliminde değilseniz senaryoda sizler için çok güzel sahneler hazırlanmıştır. Bu sahnelerde ayakta kalabilmelisiniz. Birinci kural ne için yaratıldığınız sorusunun cevabını aramak olmalıdır. Eğer müslüman iseniz cevabı kolayca bulabilirsiniz. «Ben, insanoğlunu bana ibadet etsin diye yarattım.» Göklerde ve yeryüzünde ne
varsa Allah'ı tesbih etmektedir.
Eğer müslüman değilseniz, putperest bir insanın çocuğu olarak büyümüşseniz, cahil Afrika kabilelerine mensupsanız, küçük yaşta ölümle tanışmışsanız, dinler hakkında bilgi sahibi değilseniz bu soruyu nasıl çözebileceğinizi düşünüyorsunuz? Biliyorsanız bana da söyleyiniz. Adalet müessesesi de burada aranan, ama ilk etapta görülemeyen önemli bir eksiklik. İkinci soru olarak «İbadet nedir öyleyse?» der ve onun tarifini ararız. Eğer ibadeti namaz ve oruç gibi dar çerçevede tanımlarsanız bugünün İslâm toplumlarında olduğu gibi öyle bir çıkmaz içerisine gireriz ki geri kalmışlığın pençesinden hiçbir zaman kurtulamayız. Bunun gibi İslâm müçtehidi İmam-ı Gazalî binlerce sayfalık Kimyâyı Saadet ve İhyâ-u Ulûmiddin kitaplarını yazar, zekât, abdest, kurban üzerine detaylara girer, namaz çeşitlerine sayfalar dolusu yer ayırır ama bir cümle ile olsun çalışmaya yer vermez. Çünkü İslâm âlemi çalışmanın ibadetten olduğunu anlayana, İslâmiyet'i kavrayana kadar tüm İslâm ülkeleri geri kalacak, etrafı atom, hidrojen ve nötron bombalarıyla çevrilecek ve uzaydan da tehdit edilecek duruma düşeceklerdir ve de gördüğümüz gibi düşmüşlerdir. O halde İBADET NEDİR? Oyun biraz ciddileşiverdi galiba? Sanki dinî bir kitap yazıyormuşum gibi davranmamam gerekir. Romanı da dağıtıverdik. Cemil Meriç'in diyor ki «Anladım ki aklına geleni yazmak yazı yazmak değildir.» Okuyucularımdan zındık damgasını yemeden şu Akkuş'a geri dönelim isterseniz. Orada yemenin güzel çeşitlerine şahit olmuş ve düzenin çarklarına bilmeden çomak soktuğumuzdan başıma gelmeyen kalmamıştı biliyorsunuz. Deneyimsiz bir Müdür'ün bu durumundan istifade etmek isteyen Muhasebeci C.D. geminin dümenini ele geçirmiş istediği rotaya yelken açıyordu. Bizler de bu rota üzerinde ister istemez rüzgâra karşı kürek sallamak gibi ters bir görev anlayışına sebebiyet verdik. İhaleler her ay normal seyrinde devam ediyor ve fabrikamız mamulleri olan kayın parke ile çam, lâdin ve kayın keresteler pazara arzediliyorlardı. Muhasebeci gelir durumuna uygun bir yaşantı sürdürmüyordu. Bizler en yakın ilçe olan Ünye ve Niksar'a minibüs ve midibüs gibi mutat vasıtalarla giderken, o özel taksi tutarak gidip geliyordu ve dönüşte çiçek, çikolata vb. birçok hediyelerle de çevresini abad etmekten geri kalmıyordu. Kısacası malî sorunlarını aşmış gibi görünüyordu. Ben yedek parça mübayaası için Samsun'a indiğimde bazen nakit sıkıntısı çektiğim olurdu. Bu gibi durumlarda bana sıkıntı çekmemem için keresteci şu ve şu beyefendilere uğrarsam istediğim meblâğı temin edebileceğimi de tembih etmişti. Dediği gibi oldu. Devlet Malzeme Ofisi'nden alacağım malzemelere zam gelmiş ve bendeki nakitte yeterli olmamıştı. O gün işleri tamamlamak zorundaydım. Bahse konu kerestecinin yazıhanesine gittim ve durumu anlattım. Bana çok iltifat etti. İstediğim paradan daha da fazlasını kasadan çıkararak önüme bırakıverdi ve verdiğine dair herhangi bir senet ya da belge talebinde bulunmadı ve daha da lâzım olursa çekinmeden talep etmemi rica etti. Hayret etmiştim. Her ihale komisyonunda hemen hemen üye olarak hazır bulunduğumdan, resmî olarak tutulan evrak haricinde karalama mahiyetinde notlar almayı âdet haline getirmiştim. Bir gün bu notların işime yarayacağına dair içgüdüsel bir kanıya sahiptim sanki... 1980 yılının Mart ayı idi ve yine mutad olduğu üzere bir orman ürünleri ihalesi daha yapılıyordu. Bu ihaleye genelde tüccarlar iştirak etmekte idiyseler de bu kerre Akkuş'lu nakliyeci Hamdi Yeşil de dahil olmuştu. İtiraz eden bulunmadığından kereste ihalesinde birkaç parti de bu kişinin üzerinde kalmıştı. Normal olarak ihale, komisyonca haddi lâyık görülmüş ve Genel Müdürlük'çe de ihale listesi onaylanmıştı. Bu durumda belirlenen müddet içerisinde geçici teminatın kesine çevrilerek, kesin satışın yaptırılması gerekiyordu. Devam edecek... |